Bir çocuğun başarısını yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçerseniz, onun içindeki cevheri göremezsiniz. Çünkü her çocuk aynı şekilde düşünmez, aynı şekilde öğrenmez ve aynı alanda başarılı olmaz.

Yıllardır eğitim camiasının içinde bulunan biri olarak gençlerimizin hayatına, eğitim sistemimizin işleyişine ve üniversite kapılarından mezuniyet belgeleriyle çıkan gençlerimizin geleceğine baktığımda zihnimi kurcalayan önemli bir soru var:

Biz çocuklarımızı gerçekten hayata mı hazırlıyoruz, yoksa onları yalnızca sınavlara mı hazırlıyoruz?

Eğitim sistemimizin en önemli sorunlarından biri, çocukları keşfetmek yerine onları belirli kalıplara sığdırmaya çalışmasıdır. Oysa her çocuk ayrı bir dünyadır. Her birinin ilgisi, kabiliyeti, öğrenme biçimi ve hayattan beklentisi farklıdır.

Üç farklı alan, tek bir başarı ölçütü!
İnsan gelişimini değerlendirirken bilişsel, duyuşsal ve psikomotor alanları birbirinden ayırmak gerekir.

Bilişsel alan; düşünme, anlama, yorumlama ve problem çözme becerilerini kapsar. Duyuşsal alan; değerleri, tutumları, empatiyi, sorumluluk bilincini ve duygusal gelişimi içerir. Psikomotor alan ise el becerisi, hareket, koordinasyon ve uygulama yetenekleriyle ilgilidir.

İnsan bütün bu yönleriyle bir bütündür. Ancak eğitim sistemimizde akademik başarıya, sınav puanlarına ve test sonuçlarına daha fazla önem verildiğinde diğer yetenekler geri planda kalabiliyor.

Matematikte zorlanan bir çocuk, belki olağanüstü bir marangozluk yeteneğine sahiptir. Yazılı sınavlarda kendisini gösteremeyen bir öğrenci, belki çok iyi bir tamirci, elektrikçi, tesisatçı, aşçı veya sporcu olacaktır.

Biz bu çocukların yeteneklerini keşfetmek yerine onları sürekli aynı ölçülerle değerlendirirsek, geleceğin ustalarını, sanatçılarını ve girişimcilerini daha yolun başında kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırız.

Bu söylediklerim yalnızca teorik bir değerlendirmeden ibaret değil. Eğitim hayatım boyunca öğrencilerimin bir bölümünün sonraki yıllarda nasıl farklı yönlere ilerlediğine bizzat şahit oldum.

Sekizinci sınıftan sonra farklı mesleklere yönelen öğrencilerim var. Kimi tamirci oldu, kimi marangozluk mesleğini seçti, kimi su tesisatçılığına yöneldi. Bugün kendi işini yapan, müşterisinin sorununu çözen, emeğiyle para kazanan ve ailesinin geçimini sağlayan bu gençlerimizin hayatlarına baktığımda önemli bir gerçeği görüyorum: Akademik eğitim yolunda ilerlememiş olmak, hayatta başarısız olmak anlamına gelmiyor.

Hatta bu öğrencilerimin bazıları, gelir bakımından bir doktor kadar kazanabiliyor. Elbette her ustanın kazancı aynı değildir; doktorluk da ustalık meslekleri de kendi içinde farklı şartlara sahiptir. Buradaki asıl mesele, bir mesleğin diğerinden üstün olması değil, insanın kendi yeteneğine uygun bir alanda yetişerek başarılı olabilmesidir.

Şanlıurfa’nın sokaklarında dolaşırken bunun sayısız örneğini görmek mümkün.

Eyyübiye’de bir evin bozulan su tesisatını tamir eden usta, bir ailenin günlük hayatını yeniden düzene koyuyor. Haliliye’de bir otomobilin arızasını gideren tamirci, yalnızca bir parçayı değiştirmiyor; teknik bilgisiyle, tecrübesiyle ve el becerisiyle insanların işlerini kolaylaştırıyor. Sanayi sitelerinde çalışan ustalar, çıraklıktan başlayıp yıllar içinde kendi iş yerini açarak üretime ve istihdama katkı sağlayabiliyor.

Bir marangozun elindeki kereste, onun tecrübesiyle bir kapıya, masaya veya dolaba dönüşüyor. Elektrikçinin doğru müdahalesi, tesisatçının ustalığı, kaynakçının mahareti, bir makine ustasının yıllar içinde kazandığı deneyim… Bunların her biri bilgi, dikkat, sorumluluk ve ciddi bir mesleki birikim gerektiriyor.

Peki, bütün bu yetenekleri yalnızca akademik sınavlardaki başarılarıyla mı değerlendireceğiz?

Bir gencin üniversite sınavında yüksek puan alamaması, onun beceriksiz olduğu anlamına gelir mi? Bir çocuk kitap başında saatlerce oturamıyor diye elindeki aleti ustalıkla kullanamayacak mı? Bir öğrenci teorik derslerde zorlanıyor diye teknik bir problemi çözemeyecek mi?

Elbette hayır!

Hayatın sınavı yalnızca kâğıt üzerinde yapılmıyor. Bazen insanın gerçek yeteneği, eline aldığı bir aletle ortaya koyduğu eserde, çözdüğü bir sorunda ve yaptığı işin arkasında duruşunda saklıdır.

Herkesi üniversiteye yönlendirmek, herkesi hayata hazırlamak değildir
Toplum olarak yıllarca çocuklarımızın üniversite kazanmasını büyük bir başarı ölçüsü olarak gördük. Aileler fedakârlık yaptı, çocuklarını dershanelere gönderdi, üniversite diplomasını iyi bir gelecek ve ekonomik güvence olarak düşündü.

Ancak hayat bize gösteriyor ki diploma sahibi olmak, tek başına meslek sahibi olmak anlamına gelmiyor.

Bugün bazı üniversite mezunları iş ararken, bir mesleği ustasından öğrenmiş, yıllar içinde tecrübe kazanmış ve kendi işini kurmuş gençlerimiz üretmeye devam ediyor. Bir tarafta diplomasına rağmen iş bulamayan gençler, diğer tarafta yetişmiş eleman bulmakta zorlanan işletmeler bulunabiliyor.

Burada eğitim sisteminin, mesleki yönlendirme mekanizmalarının ve iş gücü piyasasının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.

Her genci üniversiteye yönlendirmek, her gencin geleceğini güvence altına almak değildir. Asıl mesele, gencin yeteneğini erken keşfetmek ve onu doğru eğitim yoluna yönlendirmektir.

Şunu da özellikle belirtmek gerekir: Bu yaklaşım, çocukları sekizinci sınıftan sonra eğitimden uzaklaştırmak anlamına gelmemelidir. Temel eğitim her çocuk için önemlidir. Mesleki beceri kazanmak isteyen gençlerimizin de eğitimlerine devam edebilecekleri, meslek öğrenirken teorik bilgilerini geliştirebilecekleri ve ileride farklı eğitim basamaklarına geçebilecekleri yollar açık tutulmalıdır.

Mesele çocukları okuldan çıkarmak değil, okulu hayatla buluşturmaktır.

On iki yıl boyunca aynı yarış!
Zorunlu eğitim, çocukların temel bilgi ve becerileri kazanması açısından büyük önem taşır. Ancak bütün öğrencileri aynı akademik hedefe yönlendiren, başarıyı çoğunlukla sınav sonuçları üzerinden değerlendiren bir anlayış, farklı yeteneklere sahip gençlerin kendilerini başarısız hissetmelerine neden olabiliyor.

Oysa sormamız gereken sorular çok daha fazladır:

Hangi alanda yeteneklisin? Neyi yaparken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsun? El becerin nasıl? İnsanlarla iletişimin güçlü mü? Bir makineyi söküp yeniden birleştirmeyi seviyor musun? Bir tasarım ortaya koymaktan, bir şey üretmekten veya bir sorunu çözmekten keyif alıyor musun?

Bu soruları zamanında soramadığımızda, bazı gençlerimiz yıllarını kendilerine uygun olmayan alanlarda tüketebiliyor.

Yetenek keşfi lise son sınıfta ya da üniversite tercih döneminde başlamamalı. İlkokuldan itibaren gözlem, rehberlik, uygulamalı etkinlikler ve farklı meslekleri tanıma fırsatlarıyla desteklenmelidir.

Çünkü doğru yönlendirme ne kadar erken yapılırsa gençlerin kendilerini tanıma ve geleceğe hazırlanma imkânları da o kadar artar.

Şanlıurfa’nın ihtiyacı yalnızca diplomalı gençler değil, yetkin insanlardır
Şanlıurfa genç nüfusu, tarımsal üretimi, ticareti, sanayisi ve gelişen hizmet sektörleriyle çok farklı becerilere ihtiyaç duyan bir şehirdir.

Tarımda modern üretim tekniklerini bilen gençlere, tarım makinelerini onarabilecek ustalara, sanayide teknik bilgiye sahip elemanlara, inşaatta nitelikli ustalara, bilişimde kendini geliştirmiş gençlere ve turizmde hizmet kalitesini yükseltecek insanlara ihtiyaç vardır.

Şehrimizin kalkınması, yalnızca üniversite mezunu sayısını artırmakla değil, farklı alanlarda nitelikli insan yetiştirmekle mümkündür.

Mesleki ve teknik eğitim, akademik başarı gösteremeyenlerin mecburen yöneldiği bir seçenek olarak görülmemelidir. Tam tersine, yeteneğini üretime dönüştürmek isteyen gençler için güçlü ve saygın bir gelecek yolu olmalıdır.

Okullarımızda meslek atölyelerini güçlendirmeli, işletmelerle iş birliğini artırmalı, öğrencilerimizin farklı meslekleri yerinde tanımasını sağlamalıyız. Rehberlik hizmetleri yalnızca sınav tercihleriyle sınırlı kalmamalı; çocukların becerilerini ve ilgi alanlarını keşfetmelerine de yardımcı olmalıdır.

Aileler de çocuklarının geleceğini yalnızca kendi beklentileri üzerinden şekillendirmemelidir. Her çocuk doktor, mühendis, öğretmen veya avukat olmak zorunda değildir. İyi yetişmiş bir usta da topluma değer katar, üretir, istihdam sağlar ve ülkesinin kalkınmasına katkıda bulunur.

Son söz: Her çocuk bir cevherdir
Yıllar önce öğrencim olan bir gencin bugün kendi işini kurduğunu, bir meslekte ustalaştığını ve ailesini geçindirdiğini görmek, bana eğitimin yalnızca sınıflardan ve sınavlardan ibaret olmadığını bir kez daha hatırlatıyor.

Belki o genç, okul yıllarında akademik başarı sıralamalarında önlerde değildi. Ancak hayatın içinde kendisine uygun bir yol buldu; öğrendi, çalıştı, tecrübe kazandı ve üretti.

Onun başarısı, akademik eğitimin gereksiz olduğunu değil, insan başarısının tek bir ölçüte indirgenemeyeceğini gösteriyor.

Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca üniversite mezunu sayısıyla ölçülmez. Bilim insanlarına da ihtiyacımız var, iyi yetişmiş ustalara da. Doktorlara da ihtiyacımız var, teknisyenlere de. Mühendislere de ihtiyacımız var, üretken çiftçilere ve sanatkârlara da.

Her tohumdan aynı meyveyi bekleyemeyiz. Kimi buğday olur, kimi zeytin, kimi çınar… Her birinin yetişmesi için farklı şartlar gerekir.

Eğitim de böyle olmalıdır.

Asıl başarısızlık, bir çocuğun akademik alanda öne çıkamaması değil; eğitim sisteminin onun hangi alanda başarılı olabileceğini keşfedememesidir.

Artık çocuklarımızı yalnızca sınavdan sınava taşıyan değil, hayata hazırlayan bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var.

Çünkü eğitim, bütün çocukları aynı kalıba sokmak değil; her çocuğun içindeki cevheri keşfetmek ve onu insanlığın yararına dönüştürmesine yardımcı olmaktır.