Dünya, bir kez daha Ortadoğu’dan yükselen gerilimle nefesini tutmuş durumda. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanabilecek her yeni kriz, sadece iki ülkeyi değil, bölgenin tamamını ve hatta küresel ekonomiyi etkileme potansiyeline sahip. Türkiye ise coğrafi konumu, ekonomik ilişkileri ve stratejik önemi nedeniyle bu gelişmeleri uzaktan izleyebilecek bir ülke değildir.

Bugün konuşulan mesele yalnızca bir savaş ihtimali değildir. Asıl mesele, böyle bir çatışmanın milyonlarca insanın hayatına nasıl yansıyacağıdır. Tarih bize göstermiştir ki savaşlar cephede başlar; fakat etkisi pazarda, fabrikada, evde ve sofrada hissedilir.

Türkiye açısından ilk sınav güvenlik olacaktır. Sınırlarımızın korunması, kamu düzeninin sağlanması ve vatandaşlarımızın huzurunun devam ettirilmesi devletin en temel görevidir. Ancak güvenlik yalnızca askeri tedbirlerden ibaret değildir. Güçlü ekonomi, sağlam hukuk sistemi ve etkin diplomasi de milli güvenliğin ayrılmaz parçalarıdır.

Ekonomik açıdan bakıldığında ise enerji fiyatlarında yaşanabilecek artışlar, üretim maliyetlerini yükseltebilir, enflasyonu tetikleyebilir ve yatırımları yavaşlatabilir. İş dünyası belirsizlikten hoşlanmaz. Belirsizliğin arttığı dönemlerde üretici de yatırımcı da daha temkinli hareket eder. Bunun bedelini ise çoğu zaman vatandaş öder.

Bir diğer önemli başlık ise göç hareketleridir. Bölgede yaşanacak geniş çaplı bir çatışma, yeni insani krizleri beraberinde getirebilir. Türkiye, geçmişte olduğu gibi yine vicdanı ile güvenliği arasında hassas bir denge kurmak zorunda kalabilir. Bu dengeyi koruyabilmek ise ancak hukuk devleti ilkelerinden taviz vermeden mümkün olur.

Uluslararası ilişkilerde güç kadar hukuk da önemlidir. Devletler, kriz dönemlerinde sadece askeri kapasiteleriyle değil; akılcı politikaları, diplomatik kabiliyetleri ve hukuka bağlılıklarıyla da değerlendirilir. Türkiye’nin bugün en büyük avantajı, krizleri yönetebilecek devlet tecrübesine ve bölgesel ağırlığa sahip olmasıdır.

Unutmamak gerekir ki savaşın başladığı günü seçmek kolay olabilir; ancak savaşın ne zaman ve hangi bedelle biteceğine çoğu zaman taraflar bile karar veremez. Bu nedenle diplomasinin sustuğu yerde silahlar konuşmaya başlar, silahların konuştuğu yerde ise en büyük kaybeden her zaman insanlık olur.

Temennimiz odur ki akıl, hukuk ve diplomasi; çatışmanın ve yıkımın önüne geçsin. Çünkü güçlü devlet, sadece gerektiğinde savaşabilen değil, barışı koruyabilen devlettir. Türkiye’nin de bu süreçte sergileyeceği en büyük güç; sağduyusunu, hukukunu ve milli menfaatlerini aynı çizgide buluşturabilmesidir.